Doktor-Reiki
  tekamül derlemeleri
 






İnsanlığı Birleştiren Gerçekler



evet gerçekten sonssuz olan tekamülümüzün hakkında  o kadar çok şey varki anlatilacak
tekamülü  hangi manada ele alabilmek  sorusunda. en doğrusu insanın yaşamak  ve çalışmak
 istediğidir sanırım.


fikret çelebi




Tekâmül tek bir ömre sığmaz. Tekâmülün sonsuzluğu yanında sadece dünya bilgi ve tecrübesini göz önüne alsak bile, bir insan ömrünün bu kadar bilgi ve tecrübeyi elde etmesine  zamanı ve enerjisi yetmez. Böylesine kısa bir süre içinde yapılan faaliyetler ise beden, toplum ve tabiat tarafından sınırlandırılır. Bu yüzden tekrar doğuşlarla yeni imkânlar sağlanır, tekamül hızlandırılır.

İnsanlar yardımlaşarak tekâmül ederler. Evren Kanunları'na göre insanların tek başlarına gelişmeleri mümkün değildir. İnsanlar ancak toplum içindeyken paylaşmayı, ortaklaşa iş yapmayı, yardımlaşmayı ve sevmeyi öğrenebilirler. İnsan ancak maddi-manevi, başkalarına karşılıksız hizmet etmekle, onları kendi gibi bilmekle gelişir.

Dünya hayatı canlıların tekâmülü içindir. Evren  düzeni, mükemmelen işleyen kanunlarla sağlanır. Bu kanunların dışında hiç bir varlık, hiç bir harekette bulunamaz. O halde tesadüf olmadığı gibi saçma ve abes bir iş de yoktur. Bilelim ya da bilmeyelim, her hareketin bir sebebi ve sonucu vardır. Bu sonucun ise evren ahengine uygun olmamasına imkân yoktur. Demek ki, insan ne yaparsa yapsın, tekâmül eder; ancak yaptıklarının sonuçlarıyla karşılaşmaktan kaçınamaz. Seçim insana kalmıştır, çünkü o, hareketlerinden sorumlu bir varlıktır.

Tekamül adım adım gerçekleşir. Ruh varlığı tekrar tekrar doğuşlarla maddi evrenlerdeki bilgi ve deneyimini artırarak yavaş yavaş sonsuz tekamül yolculuğunu sürdürür. Ve varlık öyle bir tekâmül seviyesine ulaşır ki, artık bedende doğmak mecburiyetinden kurtulur. Tekâmülün bir amacı da, ruhların, Tanrısal düzeni, doğada kendi imkânları oranında yürütebilecek bir düzeye ve etkinliğe ulaşmalarını sağlamaktır. Bu sebeple ruhlar, madde kanunlarını öğrenmek ve onları uygulamak zorundadırlar.

TEKRARDOĞUŞ VARDIR
İnsanlar tekamül etmek için tekrar doğarlar. Ruh bütün evrenlere dağılmış olan Tanrı Kanunları'nı, insan bedenini kullanarak araştırır ve öğrenmeye çalışır. Fakat bu bilgi tek bir hayat içerisinde elde edilemez, çünkü bilgi sonsuzdur. Ruhlar, evrenin her yerinde tekrar tekrar doğarlar. Her tekrar doğuşunda biraz daha bilgi ve tecrübe kazanarak yükselir. Gerileme yoktur, yani insan gene insan olarak doğar; ceza olsun diye bitki ya da hayvan bedeninde doğmaz. Ruh, insan değildir; ruh, bitki ya da hayvan da değildir. Bunlar tekamül araçlarıdır. Bunun için ruh, bitki, hayvan ve insan bedenlerini kullanır. Her tekrar doğuş yeni bir role bürünmektir. Ruh, her seferinde dünya sahnesinde yeni bir rol oynar ve işi bitince çekilir.

Geçmiş hayatlarımızı neden hatırlamıyoruz? Çünkü unutan bedene ait hafızadır; ruha ait olan hafızamız hiç bir şeyi unutmaz. Yeni bir bedenle, yeni bir hayata başlayan ruhun, dünya hayatında başarılı olması için geçmiş yaşamını unutması gerekir. Geçmiş yaşamları hatırlamak, şimdiki hayatımızın sebebini bilmek demektir. Hâlbuki dünya hayatının gayesi, deneye yanıla çaba göstermek ve tecrübe kazanmaktır. Bu sebeple geçmiş hayatlarımızı unutmamız büyük bir kolaylıktır.

Geçmiş hayatlar kendiliğinden ve deneysel olarak hatırlanabilir.

Gerçek adalet tekrar doğuşla sağlanır. Çünkü evrenin idaresi; bazı insanlara uzun ömür, zenginlik, sağlık, güzellik ve şans dağıtırken, bazılarına kısacık bir ömür, fakirlik, hastalık, çirkinlik ve bahtsızlık vererek keyfi davranan bir tanrının elinde olmadığı gibi, tesadüflerin elinde de değildir. Evrende her şey Tanrı'nın koyduğu Kanunlarla işlemektedir. Tesadüf yoktur. İşte, gerçek adalet, Sebep-Sonuç Kanunu'na göre sağlanır. Daima bir Tanrısal Dengelenme vardır. Yukarıdaki maddi değerler, ruhun bilgi ve tecrübesini artırmaya yarayan vasıtalar olup, hepsi dünyada kalacak olan göreceli değerlerdir.

İnsan kaderini kendi oluşturur. Çünki Tanrı, varlıklarını bu kabiliyette yaratmıştır. Maddesel evrende her şey Sebep-Sonuç Kanunu'na göre yürür. Bu kanun gereği, ne ekersek onu biçeriz. Yaşadığımız bütün olaylar, başımıza gelen her şey, daha önceki hayatlarımızda yaptıklarımızın doğal sonucudur. Bir hayatın sonucu, gelecek  hayatı hazırlar. Bir hayat kendisinden önceki hayatın sonucudur. Tanrı kimsenin alnına kara yazı yazmadığı gibi, kimseyi kayırmaz; dili, dini, cinsiyeti, ırkı ve milliyeti ne olursa olsun, bütün insanlar O'nun nazarında birdir. İnsan, kendi bilgi ve görgüsüyle sınırlı hür bir iradeye sahiptir; yani seçme yapabilir. O halde Sebep-Sonuç Kanunu'na göre iyilik de, kötülük de insandandır ve asla bir adaletsizlik söz konusu değildir. Ne kadar ıstıraplı olaylar yaşarsak yaşayalım, ne başkalarını ne de Tanrı'yı suçlama hakkına sahip değiliz. Çünki her şeyin sorumlusu insanın kendisidir. Seçmenin sorumluluğu insana aittir.

İnsana hatalarından dolayı ceza değil, telafi imkânı verilir. Çünki mükemmel olan Tanrı, mükemmel olan ruhu, maddesel tecrübesizliğinden dolayı azarlamak ve cezalandırmak için yaratmamıştır. Evrenin hiç bir köşesinde ruhu yakabilecek bir ateş mevcut değildir. Dünyada beden vası tasıyla tekâmül etmekte olan ruh, dünyanın şartları gereği ancak deneye yanıla, hata yaparak bilgi edinebilmektedir.

HAYATI  NASIL YAŞAMALIYIZ?
Hiç bir şeye hırsla bağlanmamalıyız. Çünki yaşarken sahip olduğumuz her şey geçicidir ve Ruhsal Yöneticiler tarafından bize emanet olarak verilen tekâmül araçlarıdır. Belirli amaçlara onları kullanarak ulaşırız. Bir gün mutlaka dünyada bırakılacak olan madd” şeylere duyduğumuz hırs, bencillikten kaynaklanır. Bencillik ise evrendeki Yardımlaşma Kanunu'na aykırıdır.

Her işte aklımızı ve vicdanımızı kullanmalıyız. İnsana ışık tutup yolunu aydınlatacak yegâne iki rehber, aklı ve vicdanıdır. Vicdan ruhun sesidir ve insan madd” olarak zarar görse bile, bu sese uyduğu sürece tekâmül eder. Vicdanın uyarılarına göre hareket etmek, insanı en büyük yaşam amacı olan Evren Kanunları'nı öğrenmeye götürür. Vicdan sesini susturmak, örtmek yerine; anlayış ve şuurlu hareketlerle bu sesi daha çok güçlendirmek gerekir. Tabiat Kanunları'na uyup uymamanın ölçüsü vicdandır. İnsanın ahlak öğretmeni kendi içindeki vicdanıdır. Vicdanın bağımlı olduğu yerlerde gelişme olmaz. Gerçek sevgi, vicdan sesi güçlenince doğar.

Olaylardan ders almasını bilmeliyiz. Evrende sebepsiz, manasız ve rast gele hiç bir olay yoktur. Her olay, Sebep-Sonuç Kanunu çerçevesinde cereyan eder ve mutlaka insanın yararlanabileceği gizli ya da aşikar bir bilgi taşır. Bu sebeple olayları çok iyi gözlemek ve onların dilinden anlamak gerekir. Ruhsal Yöneticiler gelişmemiz için bize pek çok olay yaşatırlar. İnsan dünyada ancak ıstırap çekerek gelişiyor, Çünki bağlandığı pek çok şey vardır ve onların elinden alınması insana acı verir. Ama acı da verse, insan kibirini, gururunu, kıskançlığını, alınganlığını, cimriliğini ve bencilliğini terk etmek zorundadır. Kendi üzerinde bu çalışmayı yapmamak, başkalarının zararı pahasına kendi çıkarını düşünmek ve mutlu olacağını sanmak kendini kandırmaktır. Gerçek mutluluk insanlara karşılıksız yardım etmek ve onları sevmekle kazanılır.

Kendimizi tanımalı ve kontrol etmeliyiz. Hayat, kendi rahat ve çıkarımızı düşünmek, mutluluk hayalleri peşinde koşmakla  değil; kendimizi tanımaya, yani özümüzü bilmeye çalışmakla değerlenir. Kendine hakim olamayan insan, bedeninin, duygularının esiri olmuş gibidir.

Daima olumlu düşünüp, olumlu davranmalıyız. İnsanların ne oldukları değil, ne yaptıkları ve ne niyetle yaptıkları önemlidir. İnsan sadece yaptıklarından değil, düşündüklerinden de sorumludur. O halde insan, her işi Tanrı'nın işi bilerek, elinden gelenin en iyisini yapmaya çalışmalı ve yaptıklarından dolayı maddi ya da manevi herhangi bir karşılık beklememelidir.

Başkalarını da kendimiz gibi bilmeliyiz. Çünki insanın aslı ruh’tur. Diğer insanlarla olan farkımız, sadece geçici olan bedenden dolayıdır.  Beden örtüsünün altında bütün insanlar aynıdır. O halde işin esasını bilenlerin diğer insanlara sevgi, şefkat, merhamet ve hoşgörüyle  davranmaları, onların da gerçeği öğrenmeleri için yardımcı olmaları gerekir. İnsanların kendilerine göre yaptıkları toplumsal sınıflandırmalar yanlış ve hayal”dir. Zira dili, dini, cinsiyeti, ırkı ve ekonomik durumu ne olursa olsun, insan bedenlerinin arkasında, öz olarak eşit olan ruh varlıkları vardır. Her insan dünyaya tekamül için inmiş ruh varlığıdır. Bu sebeple geçireceğimiz deneylerde ve sınavlarda aynı okulun öğrenci leri, aynı geminin yolcuları olarak birbirimize yardımcı olmamız gerekir.

Hiç bir insan yalnız, çaresiz ve yardımsız bırakılmaz. Çünki Ruhsal Yöneticiler'in Koruyucu Eli daima  üzerimizdedir. Gelişmemizi sağlamak için bize her yolla  yardım ederler.

RUHSAL YÖNETİM
İnsan bedenlerini nasıl Ruhlar yönetiyorsa, Dünya'yı da yöneten Yüce Ruhlar vardır. Bu Yüce Ruhsal Topluluğa, "Ruhsal Dünya Yöneticisi" ya da  "Ruhsal idare Mekanizması" denir.

Her gezegenin bir Ruhsal Yöneticisi vardır.

Ruhsal Yöneticiler'in hepsi de bir üst yönetime bağlıdır.

Ruhsal Yöneticiler, Tanrı Kanunları'na bağlı ve onlara uygun olarak faaliyette bulunurlar.

Çeşitli Ruhsal Yöneticiler, Tanrı Kanunları'nın izniyle, Dünya üzerindeki tekâmülü yönlendirirler, insanların gelişmesi için gereken imkânları sağlar ve onları sınavdan geçirirler. Başarılı olmamız için bize her yolla yardım ederler.

Ruhsal Yöneticiler'in koruyucu ve gözetici tesirleri sayesinde tekâmül hiç aksamadan yürür. Hayat olaylarını onlar yönlendirirler. Her şeyin başı ve sonu, Tanrı Kanunları'nı uygulayan Ruhsal Yöneticiler'in sorumluluğu altındadır.

İnsanlığı Ruhsal Yöneticiler eğitir. Bu amaçla Dünya'ya peygamberler, veliler, büyük öğretmenler ve yol göstericiler gibi özel vazifeli varlıklar göndererek çeşitli dillerde bilgi aktarırlar.

Ruhsal Dünya Yönetimi, insanın irade ve hürriyetini kullanarak genel hayat akışı içinde vazifesini hissetmesini, anlamasını ve uygulamasını sağlar. Böylece bedenli veya bedensiz olsun, bütün ruhsal varlıklar, yönetim basamaklarında yükselerek sorumluluk almayı, yönetime katılmayı öğrenirler.

Tanrı, Ruh, Evren, Tekamül ve Kader konularıyla ilgili daha ayrıntılı bilgi edinmek için Ruh ve Madde Yayınlarından yararlanabilirsiniz.
 
 
 
 
 
 
 
                         TEKÂMÜL

 
Bütün  yaratılanlar tekâmül eder. Bütün insanlar, bütün cisimler, bütün olaylar, kısaca  bütün yaratılanlar değişir, başkalaşır, çeşitli hallere girerek gelişir. İnsanlıkta temelde daima bir ilerleyiş ve gelişme vardır; bu, tekâmülün gereğidir. Yaşama karışıklık değil, bir düzen ve ahenk hakimdir.

Tekâmülün sonu yoktur.  Çünki hayat sonsuzdur. O halde varlık ne kadar gelişirse gelişsin, tekâmülünün sonuna varamayacaktır.

Dünya, sonsuz evrende bulunan tekâmül okullarından biridir. Tanrı nasıl sonsuzsa, Tanrı'nın Bilgisi  ve tekâmül ortamları da sonsuzdur. Evrende her yer varlıkla ve hayatla doludur. Her ortam bir tekâmül yeridir ve varlıklar burada yaşayarak bilgi ve tecrübe edinirler. Dünya okulundan diploma alana kadar tekrar tekrar doğulur. Tekrar doğuşlar tekamül için konulmuş bir Tanrı kuralıdır.
 
 
 
 
 
 
ACI ÇEKEREK Mİ ÇEKMEDEN Mİ TEKÂMÜL ETMEK İSTERSİN?


Bütün okült ve ezoterik gelenekler, her ruhun amacının tekamül etmek olduğundan

bahsederler. Her ruh tekâmül ederken muhakkak zorluklar yaşamaktadır. Her ne kadar

kendi dualitemizde ceza-ödül sistemi varmış gibi görsek te, aslında içsel olarak biliriz ki

her olayın sonu bizim için hayırlıdır.

Çünkü iyi ya da kötü her deneyimin bize kattığı, öğrettiği bir şeyle vardır. Ve bu

öğrendiklerimizi üst üste koyarak ruhumuzu tekâmül ettiririz. Her olay, her kişi, her durum

bizim için bir kılavuzdur. Maalesef bu öğrenme süreci zorlu bir süreçtir ve psikolojimiz ile


ruhumuzda izler bırakır. Bu travmalar eğer zamanında tedavi edilmezse bilinçaltına itilip

zamanla yükselişimiz için sorun teşkil edebilir. Bu da, bizi maddi manevi yoracaktır ve bu

hızlı süreçte dinlenmeye pek fırsatımızda yoktur. Peki, zamanımız kısıtlıysa, hızlı bir süreç

içerisindeysek, yaralarımızı sarmadan ilerleyebilir miyiz? Nasıl hızlı bir yükselişi

sağlayabiliriz? Hayatımızın ve ruhumuzun yaşam kalitesini nasıl güçlendirebiliriz? İşte bu

kendimizi ve Rabbimizi arama yolculuğunda bize tabiri caizse bazı “araçlar” gereklidir. Bu

bir çok araçtan de şu anda en kullanılır olanı ve etkilisi Usui Reiki isimli alternatif

terapi (şifa) yöntemidir.


Bunu bir dağ yürüyüşüne benzetebiliriz. Hepimizin amacı nihai zirveye ulaşıp hakikati

bulmaktır. Ama bu yürüyüş engebeli, dik ve yorucudur. Düşe kalka, yağmur ve çamurda

ilerleriz. Tabi ki içinde mutluluklar da vardır bu yürüyüşün. Ama sağlıklı bir yürüyüş olması
için ilkyardım bilgimizin ve ilk yardım ekipmanlarımızın yanımızda bulunması gerekir. Eğer

bunlardan yoksunsak, yaralarımızı saramayacağımız için çok sancılı arınma dönemleri ve

uzun süren molalar vermek zorunda kalırız. Bunlar da hem zamanımızı hem de gücümüzü

tüketen şeylerdir. Ama ilkyardım bilgimiz ve çantamız varsa, bu bizi doktor yapmasa bile, o
an ilk müdahaleyi yapıp, yaralarımızı sarıp, sağlıklı bir şekilde yürüyüşümüze devam

edebiliriz. Kimimiz bu yola bir şifacı ile gider. Ama herkes o kişiler kadar şanslı değildir. Bu

yüzden ilkyardım çantasına en nihayetinde ihtiyacımız vardır. Bu hem bizim için hem de

bizle beraber yürüyen ruhlar için olması gerekendir.


Bu sebeplerden dolayı tekâmül etmenin aynı zamanda, bir şifalanma süreci olduğunu

söylemek çokta yanlış olmaz. Tekâmül, kişinin dogmalarını yıkması, zor veya sevinçli

deneyimler yaşarken bir taraftan arınmasını kapsar. Haliyle ilk yardım çantası gibi, Reiki

de o anda müdahale etmemizi ve bizi arınmaya doğru irademizle hızla çıkarmayı amaçlar.




Burada iki seçeneğimiz var. Tekamülümüzü Reiki gibi bir şifa ve arınma yöntemi ile acısız

gerçekleştiririz yâda bizi olgunlaştıracak acıları kendimize çeke çeke acı çekerek

gerçekleştiririz. Reiki ile arınarak acısız tekamülü mü tercih edersiniz yoksa acı çekerek mi?

Tabi ki burada tercih yine kişilere aittir.Her ruhun yaşam deneyimine saygı duymaktan

başka yapacak bir şey yok.
 
 
 
 
 
 
 
 
 
Ruhun maddi kâinata inmesinin maksat ve manası ne olabilir?
''...Tekâmül fikri ancak ruhun maddelerle olan münasebeti bakımından kıymet kazanır dedik; şu halde ruhun tekâmülünde ki maddi mefhum ne olabilir?''
Tekamül, ruhun bu kainata hakim olacak bir duruma girmesinin ve bu suretle faaliyetinin, yani maddeler üzerindeki hakimiyetinin ebedileşmesi demek oluyor... Böyle bir hakimiyeti sağlamak için madde kainatı kanunlarını tanıyıp öğrenmek, onlara tasarruf yetkisini ve gücünü kazanmak ve bunu temin içinde maddeye eğilmek lazımdır. Bu eğilme maddeye karşı duyulacak bir alaka ve cazibenin doğmasına bağlıdır. Nefsaniyet ve ihtirasların çoğunu bu açıdan değerlendirirsek, bunların tekâmüle hizmet eden birer vasıta oldukları daha açık anlaşılır.
Görülüyor ki bizim tekâmül gayesi hakkında ki davamız ruhun faaliyet imkânları üzerinde toplanmaktadır... Tesir kudretinin gittikçe şümullenip ( kapsam ) yücelmesi ancak böyle tahakkuk eder.
Demek ruhun tekâmülü, kâinatta ilahi kanunları tatbike memur tabi ve şuurlu bir etken haline girmesi gayesine matuftur. ( bir yöne eğilme )
Şu halde ruh, madde kâinatında bazı melekelerini inkişaf ettirdikten sonra bu vasatla alakasını tamamen kesmez. Kazandığı tesir gücünün tatbikatına göre bu vasatla devam eder. Biz burada sadece maddi vasatlarda tekâmülün gayesi üzerinde durduk. Fakat ruhların tekamüllülerinin hakiki gayeleri hakkında kati söz söylemek şöyle dursun bir tahminde dahi bulunmanın imkanı olmadığını unutmayacağız.
Yüksek tesir kudretlerini kazanmış varlıkların maddeler üzerinde ki hakimiyetleri onları kozmik seyyal maddeler üzerinde ki çalışmaları alemlerin ve dünyaların teşkili( oluşturma ) ve dağıtılmasını sağlar.
Bütün bu işlerde, yalnız Allah'a mahsus yoktan var edicilik bahis mevzu olmayıp, O'nun kanunlarına mutabık bir surette kuruculuk hali vardır...
Ruhun kemali için bir son nokta yoktur. Tekâmül ebediyet içinde idealimiz dışına çıkan bir istikamette devam edecektir.
Ebediyet içinde ebediyet, sonsuzluk içinde sonsuzluk. İşte kâinat hakkında olduğu gibi, ruhların tekâmülü bahsinden de duygu ve düşüncemizin varabildiği son nokta budur.
 
 
 
 
 
İnsanlarda Tekâmül
'' İnsan safhası, imajinasyon kabiliyetinin, madde aleminde ilk tezahür ettiği bir merhaledir.
Hayvanlarla insanlar arasındaki geçit safhaları halen dünyamızda mevcut değildir.
Binaleyh biz, reenkaryonist olarak bir taraftan Darwin'nin nazariyetlerini kendi zaviyemize ( bakış açısı ) göre kabul ederken, diğer taraftan insanın hemen maymundan geldiğini zannetmiyoruz.
Kâinatta hadiseler tedriç esaslarına göre gelişirler.
İmajinasyon melekesi hayvanda yoktur. Ancak maymun gibi bazılarında imajları zapt edip tekrarlama ( taklitçilik ) vardır.
Üstat; '' Mütekâmil ( olgunlaşmış ) hayvanlarla gayri mütekâmil ( olgunlaşmamış ) insan arasında çok büyük mesafeler vardır.''
Hayvanlarla insanlar arasındaki geçit evvelce bu dünyada bulunuyordu. Şimdi başka alemlerdedir.
Şahsiyet insanlık kademesinde oldukça ilerlemiş olduğundan, insanların tekâmülleri daha bariz bir şekilde takip edilebilmektedir.
İnsanlık aleminde imajinasyonun yanında şuur ve vicdan melekeleride tezahür eder.
Üstad; ''...Şuur ve vicdan, dünyamızda insan mertebesinde başlar. Şuurla vicdan, ruhun melekesi olmakla müttehittir ( birleşiklik ) . Yalnız şuur, ruhun içindeki umumi bilgisidir. Vicdan ise hayrı ve şerri tefrik ( ayıran ) eden ruhun melekesidir.''
Tekamülün derinliği nispetinde, madde aleminde şuurun tezahürü gittikçe daha aşikar olur. Yani şuur, tekâmülün bir neticesi olarak gittikçe daha şümullenir ( kapsamak ).
Ancak burada da şuurluluk halini tekâmülün kesin bir miyarı ( ayıraç ) ve güvenilir bir kıyaslama unsuru olarak ele almak gene de doğru olmaz. Olabilir ki, bazı tekâmül zaruretleri, ileri bir ruhun dünya tatbikatında az şuurlu bir tezahür içinde bulunmasını zorunlu kılar.
Her insanın tesir tarzı birbirinden farklıdır. İnsanlar yükseldikçe bu farklar daha da belirli hale gelir.
Ve şahsiyetlerde bu suretle hususi mahiyetlere bürünür. Şul halde birbiri ile kaynaşıp şahsiyetini diye bir husus olamaz.
''...Ruhlar, şahsi kıymetlerini yok etmek için değil, belki onu aklımızın alamayacağı yüksek derecelerine ulaştırmak için tekâmül ederler.''
 
 
 
Tekâmülün Bir İnsan Hayatındaki Tezahürleri
İnsanın, hayatı boyunca, durmadan, ruhi melekelerinin geliştiği görülür. Çocukluk devresinde hafıza ve tecessüs melekelerini iptidai bilgilerin edinilmesinde yardımcı olurlar. İhtiyarlar ise eski hatıralarını ihya etmek melekesine kavuşmuşlardır. '' İşte bu psikolojik hadisede tekâmül kanunun güzel bir tezahürünü görüyoruz. Biri bilgi edinmek için lüzumlu melekelerini kullanır, diğeri bilgisini işlemek ve hazmetmek için çalışır.
Olgun yaş çağında muhakeme ve yapıcılık kabiliyetinin gelişmesi, neslin temadisi ile ilgili temayüller ortaya çıkar.
''Bu çağ, hayatın en iyi tatbikat imkânlarını temsil eder. Öğrenilmiş olanlar bu çağda, bazı gayelere uygun olarak tatbikata sokulurlar.
İhtiyara gelince''...İhtiyar bu dünyada kendisinin varabileceği en yüksek tekâmül derecesine ulaşmıştır.'
İhtiyarın önünde yeni bir hayatın kapıları açılmaktadır. Ona hazırlanmalıdır. Bunun için onun bu dünya ile olan bağlarından yavaş yavaş kendisini kurtarması icap eder. İhtiyarın bedenen gittikçe çöküşü, bizi aldatmamalıdır. Onun tabi olan maddi sefaleti ( fizik bedenin çöküşü ) de yükselişin diğer bir modalitesidir.
 
 
 
 
 
 
 
Tekâmül’ün Toplumsal Hayattaki Tezahürleri
Ferdi hayatta olduğu gibi maşeri hayatta da devamlı bir tekamül vardır.
Evvelki nesillerle gelecek nesiller arasında yetişkinlik yönünden farklar vardır. Toplumlar arasında olduğu gibi aynı toplumun muhtelif hayat safhaları arasında da farklar bulunabilir. Bütün kötü fiilleri el'an işlemesine rağmen insanlık ilerlemektedir. İşlenen hatalar insanı uyarır. Hiç bir hata yoktur ki, ruhu intibaha ( uyanışa ) davet edecek bir netice doğurmuş olmasın...
Toplumların tekâmülleri, eski hayatın yeni ile mukayesesi yapılarak anlaşılır. Geçmiş zamanın harp sebepleri bugunkine nazaran daha basit duygu ve düşüncelere dayanıyordu.
Eskiden bir harp amili olan bir hükümdarın arzu ve kaprisleri, bugün ideolojik ve ekonomik gerginliklere yerini terk etmiştir. '' Bu fark yeniler hesabına mühim bir ilerleme sayılır.''
Harbin şeklinde de değişmeler olmuştur. İyice dikkat edilirse daha bol olan ezici ve öldürücü vasıtalarına rağmen, buğun ki harplerde eski harplerdeki vahşetin olmadığı görülür.
Bugün eğer süngü harbi ( savaşı) revaçta olsaydı...'' bugünün cengaverleri harp meydanında eskiler kadar şiddet göstermezlerdi.. Bugün artık eski gladyatör ruhu şiddetini kaybetmiştir. Bugün daha çok insan öldürülebilir, fakat indirek olarak.
'' Vahşet bizzat hadiselerde değildir. Vahşi görünen hadiselere karşı insan ruhunda beslenen sevgide ve ihtiraslardadır.
Harp sonu işleri bakımından da eski ve yeni zamanlar arasında büyük tekamül farkları vardır. Harp esirlerine yapılanlar değişmiştir. Zülüm ve işkenceler yerini insani davranışlara terk etmiştir. Fakat bugün genede bir takım sürtüşmeler mevcuttur.
Eski zamandakilere nispetle bugün şahsın ve ailenin hakları ve masuniyetleri daha emniyet altındadır. Yardımlaşmalar daha geniş ve teşkilatlıdır. Teknil gelişmeler insanların ıstıraplarına çareler bulmaya çalışmaktadır. Aşılar, serumlar, nakil vasıtaları, haberleşme vasıtaları, matbaa ve eğitim kolaylıkları bu meyanda zikredilir
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
Dünyamızdaki Geri Hayat Şartları Tekâmülün Bir Zaruretidir.
Dünya üzerindeki tekâmül şartları belirli bir seviyedeki tekâmül ihtiyaçlarına cevap vermek için bir tertip ve düzen içinde teşekkül etmiştir. İnsanın, yaşamak için gıdalanması zahmetinden kendisini azade kılması bahis konusu olmayacaktır. Keza insan ne kadar melek mizaçlı olursa olsun, dünya şartları içinde hata ve ıstırap yolu ile görgü ve tecrübesini arttırmak mecburiyetindedir.
'' Görgü ve tecrübe, her türlü faaliyetin mevcut bulunduğu bir sahada cereyan eder.''
Dünyamız oldukça geri bir tekâmül sahfasının vasatıdır.
Burada yaşamak ihtiyacı ile dünyada bedenlenmiş olan varlıkların dünya hadiselerinden uzaklaşmak istemeleri tekâmül gayelerine ve iniş sebeplerine uygun bir davranış olur.
 
 
 
 
 
Yükseltici Unsurlar
Tabiat kanunları, varlıkların tekâmül gayelerine uygun bir tertipte, lazım gelen unsurları hazırlamıştır.
'' Yüksek alemlerden insanlara olgun duygu ve düşüncelere sevkedici ilcalar ( zorlamalar ) , insiyaklar ( doğal yönelimler ) ve hatta gayet açık fikirler halinde ki tebliğler, mütemadiyen arzınıza inmektedir.''
İnsanlar ister kabul etsin, ister reddetsinler, bu tesirlerin yükseltici, ikaz ve himaye edici tesirlerinden kurtulamazlar.
'' Zira kendilerini bunlardan kurtaramamak, ruhların tabiatı icabatından ve en büyük ihtiyaçlarından biridir.''
İnsanın dünya tekâmülünde bu yüceltici tesirlere ihtiyacı vardır. Böyle insan, daha müterakki, ruhen daha kudret ve yücelik kazanmış olacaktır. İnsanlarda aynı şekilde tesirlerin gaye ve maksatlarına uygun bir şekilde, hem cinslerine hizmet yolunda kendisine vazifeler ve mesuliyetler almalıdır. Yani geri durumda bulunan kardeşlerinin tekâmülleri için gücü ve bilgisi nispetinde kendine de bir takım vazifelerin düştüğünü idrak ederek tutumunu düzenlemelidirler. Bu arada insanlığın tekâmülü hızlandırıcı, yükseltici tesirleri, bizzat bir dünya bedeni içinde vazife şuuru ile tanıtmak hizmetinde bulunmuş mürşitleride zikretmeliyiz. Budha, Musa, İsa, Muhammet ve diğerlerini hatırlayalım.
'' Peygamber, alim, sanatkar, hakim; mürşit kılığında yeryüzünde feragatle inen bir çok büyük ruhlar, beşeriyetin bugüne kadar tekamül yolunda attığı her adımda hisse ve şeref sahibidirler.'' İnsanları yücelten unsurlar arasında toplum hayatıda özel bir rol sahibidirler. '' İleri milletler geride kalmış olanları uyandırır'' Burada ufak hesaplara dayanan maksatlı yardım ve uyarmaların arkasında tekâmül gayelerine hizmet eden daha üstün bir maksat ve tertiplenişin bulunduğu, insanların gözünden kaçmamalıdır.
'' Tekâmül pek yavaş yürür ve onun yolları sayısızdır. İnsanı bir merhaleden diğerine sevk edecek yollar muhteliftir. İnsan bu merhalelere bazen ıstırapların baskısı, bazen sevginin şefkati ile ikaz ve uyarmaların doğurduğu hamle gücünün faaliyete geçişi ile atlar. Fakat burada merhale kat edişe etken olan sebepler, bu geçisin tekâmül için olduğunu hesaba katmazlar. Bütün bu işler tabiat kanunlarının nizamı altında ve yüksek etkenlerin gözlemleri sonucunda gerçekleşir. '' Ancak yücelişin temini için madde kâinatının icabı olarak dünya hadiselerinin içinde yoğrulmamız gerekir ki oradan görgü ve tecrübelerimizin artışı nispetinde yüceliş gücüne sahip olabilelim. Nefsi ıslah için dünya hadiselerinden uzaklaşmayı prensip olarak kabul eden inançlar hataya düşmüşlerdir. Gerçi bir takım dinsel öğretiler nefsin ıslahına çalışmaktadır. Fakat bu yolda insanın aktivitesi pek dar bir sahaya sıkıştırılmış olmaktadır. Bu suretle ruhun yükseleceği ideal saadetin tahakkuk edeceği zannedilir.
Ayrıca bu yolda bulunanlar aldatıcı bir kanıya varırlar, bu onlara cesaret ve iman verir. Ruh, maddeden alakasını azalttığı nispette geçici bir serbestiyet kazanabilir ve bazı ruhi kudretlerin olağanüstü tezahürleri mümkün olabilir. İşte bu durum aldatıcıdır. Halbu ki burada bir zorlama vardır. Geçici bir ruh serbestliğinin nefsaniyete alet edilen cazip tezahürleri ortaya çıkar ki bu durumun tekâmül gayeleri ile bir münasebeti yoktur. Aslında bu yolda olanlar dünyada yapmak zorunda kaldıkları bir tatbikatı geri itmekle, gerçek tekâmülleri bizzat köstek olduklarının farkında değildirler.
''...Ve bundan doğan büyük zararları, dünyada iken gösterilmiş olağanüstü gösteriler, marifetler telafi edemez.''
Üstad; '' İradenin tekâmülde rolü vardır '' diyor. Bu sebeple irademizi bazı tamyül ve arzularımızın tahakkuk yolunda kullanırken dikkatli olmamız gerekiyor.
Arzu ve ihtiraslar, insanın iradesini bir kenara itebilir veya onu kendisine tabi kılar. Bu sebeplede ihtiyatlı olmamız gerekir. Bir kedinin, bir fare deliğinin önünde saatlerce inatla ve ısrarla beklemesi onun bir irade tezahürü göstermesinden ziyade '' kedinin fareyi yakalama ihtirasından doğan bir hadisedir.''
'' İnsanın tekâmülünde hissin ve fikrinde rolü vardır. Burada ki hissi, ruhi hassasiyetin tezahürü olarak düşünmeliyiz.''
'' Hakikatten, etrafındakilere karşı büyük bir feragatle muamele edecek ve onları sevecek kadar hissen yükselmiş bir çoban, fikren ileri olmakla beraber duygu ve düşünceleri kapkara bir profesörden daha çok tekâmül yolundadır
 
 
 
 
 
 
Tekâmülden maksat nedir?
Şuurun gelişmesi, evrimleşmesi ve bu arada varlık olarak bizim bütünlük içerisinde devamlı olarak realitelerimizi değiştirmemiz, tekâmülün konusunu teşkil eder. Fakat temelde tekâmül ruh varlığı için soz konusudur. Biz tekamülü maddesel bir tekamül olarak ele almıyoruz. Tekâmül derken maddenin kendi bünyesi içerisinde geçirmiş olduğu gelişimi değil, '' varlık '' diye andığımız ruh varlığının gelişimini kast ediyoruz.
Normal olarak duyularımızla bazı şeyleri anlamaya çalıştığımızda, duyularımızın bu şeyleri anlamak ve idrak etmek için yeterli olmadığını, pek sınırlı duyular içerisinde, sınırlı duyumlar içerisinde kaldığımızı, anlama kapasitemizin hatta algılama kapasitemizin çok dar bir alanda olduğunu müşahede ederiz. Bu bakımdan insanlar sonsuzluk hakkında derli toplu hiçbir bilgiye sahip değillerdir. Genel olarak kabul ettiğimiz bir bilgi vardır ki, buna göre yaratlış sonsuzdur. Yaradanıyla alakalı olmak üzere,O'nun mahiyetiyle olmak üzere sonsuzdur.
Yaratan sonsuzdur Mutlak bir varlıktır.
Bu bakımdan bu sonsuzluk üzerinde ki her türlü hareket, yaratılışın ve Yaratan'nın sonsuz hüviyetinden kaynaklandığı için, tekâmülde sonsuzdur. Seviyenin yâda mertebenin sonu yoktur çünkü yaratılış sonsuzdur. Sonu olmayan bu yükseliş ebediyen sizin arzu ettiğiniz yönde gerçekleşecektir. Bu süre zarfında elimize geçecek olan şey ise kemalat yani mükemmellik, olgunluk, bir gelişme hali olacaktır.
Tekâmülden maksat, varlıkların şuurlanması ve bilgilenmesidir. Her maddi ortam tekâmül yeridir ve burada varlıklar, yaşayarak şuur ve bilgilerini genişletirler. Ruhun madde evrenine girişi ve oradan çıkışı, madde bilgisini alıp uyguladıktan sonra gerçekleşir. Varlığın ulaşacağı her tekâmül merhalesi izafidir; kesinlikle son kemal noktası yoktur. Madde evreninin bilgisine ve şuuruna sahip olmak, bize göre en yüce tekamül noktası sayılsada, Mutlak varlığa göre bir hiçtir. Bu bakımdan varlıklar, ancak kendi tekâmül realitelerinin kemaline ulaşabilirler. Bu ise bir alt realiteye nispetle oluşan mükemmelliktir ve madde evrenine özgü bir zaman kavramı olan ezelden başlayıp ebedde son bulan eylemler sonunda oluşan bir durumdur.
Demek ki, ''Neden tekamül ediyoruz, neden yeryüzüne geliyoruz ve ölümle bedenlerimizi bırakıp gidiyoruz?'' sorularına vereceğimiz cevap şudur; Ruh , madde evrenine girip çıkarak, madde evreninin bilgisini alıp uygulamaktadır. İrtibata geçebildiğimiz maddi safhanın bilgisini almak için gelip gidiyoruz ve buna bilgiyi arttırmak, bilgiyi çoğaltmak bakımından '' Tekamül'' diyoruz. Ergün Arıkdal
 
 




 
Tekâmül etmek mevlanamız gibi
 
İnsanlar tekâmül etmek için tekrar doğarlar. Ruh bütün evrenlere dağılmış olan Tanrı Kanunlarını, insan bedenini kullanarak araştırır ve öğrenmeye çalışır. Fakat bu bilgi tek bir hayat içerisinde elde edilemez, çünkü bilgi sonsuzdur. Ruhlar, evrenin her yerinde tekrar tekrar doğarlar. Her tekrar doğuşunda biraz daha bilgi ve tecrübe kazanarak yükselirler. Gerileme yoktur, yani insan gene insan olarak doğar; ceza olsun diye bitki ya da hayvan bedeninde doğmaz. Ruh, insan değildir; ruh, bitki ya da hayvan da değildir. Bunlar tekâmül araçlarıdır. Bunun için ruh, bitki, hayvan ve insan bedenlerini kullanır. Her tekrar doğuş yeni bir role bürünmektir. Ruh, her seferinde dünya sahnesinde yeni bir rol oynar ve işi bitince çekilir. 
Geçmiş hayatlarımızı neden hatırlamıyoruz? Çünkü unutan bedene ait hafızadır; ruha ait olan hafızamız hiç bir şeyi unutmaz. Yeni bir bedenle, yeni bir hayata başlayan ruhun, dünya hayatında başarılı olması için geçmiş yaşamını unutması gerekir. Geçmiş yaşamları hatırlamak, şimdiki hayatımızın sebebini bilmek demektir. Hâlbuki dünya hayatının gayesi, deneye yanıla çaba göstermek ve tecrübe kazanmaktır. Bu sebeple geçmiş hayatlarımızı unutmamız büyük bir kolaylıktır.
Geçmiş hayatlar kendiliğinden ve deneysel olarak hatırlanabilir
Gerçek adalet tekrar doğuşla sağlanır. Evrenin idaresi; bazı insanlara uzun ömür, zenginlik, sağlık, güzellik ve şans dağıtırken, bazılarına kısacık bir ömür, fakirlik, hastalık, çirkinlik ve bahtsızlık vererek keyfi davranan bir tanrının elinde olmadığı gibi, tesadüflerin elinde de değildir. Evrende her şey Tanrı'nın koyduğu Kanunlarla işlemektedir. Tesadüf yoktur. İşte, gerçek adalet, Sebep-Sonuç Kanununa göre sağlanır. Daima bir Tanrısal Dengelenme vardır.
Yukarıdaki maddi değerler, ruhun bilgi ve tecrübesini artırmaya yarayan vasıtalar olup, hepsi dünyada kalacak olan göreceli değerlerdir. 
İnsan kaderini kendi oluşturur. Tanrı, varlıklarını bu güçte yaratmıştır. Maddesel evrende her şey Sebep-Sonuç Kanununa göre yürür. Bu kanun gereği, ne ekersek onu biçeriz. Yaşadığımız bütün olaylar, başımıza gelen her şey, daha önceki hayatlarımızda yaptıklarımızın doğal sonucudur. Bir hayatın sonucu, gelecek hayatı hazırlar. Bir hayat kendisinden önceki hayatın sonucudur. Tanrı kimsenin alnına kara yazı yazmadığı gibi, kimseyi kayırmaz; dili, dini, cinsiyeti, ırkı ve milliyeti ne olursa olsun, bütün insanlar O'nun nazarında birdir. İnsan, kendi bilgi ve görgüsüyle sınırlı hür bir iradeye sahiptir; yani seçme yapabilir. O halde Sebep-Sonuç Kanunu'na göre iyilik de, kötülük de insandandır ve asla bir adaletsizlik söz konusu değildir. Ne kadar ıstıraplı olaylar yaşarsak yaşayalım, ne başkalarını ne de Tanrı'yı suçlama hakkına sahip değiliz. Çünkü her şeyin sorumlusu insanın kendisidir. Seçmenin sorumluluğu insana aittir. 
İnsana hatalarından dolayı ceza değil, telafi imkânı verilir. Mükemmel olan Tanrı, mükemmel olan ruhu, maddesel tecrübesizliğinden dolayı azarlamak ve cezalandırmak için yaratmamıştır. Evrenin hiç bir köşesinde ruhu yakabilecek bir ateş mevcut değildir. Dünyada beden vasıtasıyla tekâmül etmekte olan ruh, dünyanın şartları gereği ancak deneye yanıla, hata yaparak bilgi edinebilmektedir.
YAŞAM NEDİR?
Hiç bir şeye hırsla bağlanmamalıyız. Yaşarken sahip olduğumuz her şey geçicidir ve Ruhsal Yöneticiler tarafından bize emanet olarak verilen tekamül araçlarıdır. Belirli amaçlara onları kullanarak ulaşırız. Bir gün mutlaka dünyada bırakılacak olan madde şeylere duyduğumuz hırs, bencillikten kaynaklanır. Bencillik ise evrendeki Yardımlaşma Kanunu'na aykırıdır. 
Her işte aklımızı ve vicdanımızı kullanmalıyız. İnsana ışık tutup yolunu aydınlatacak yegâne iki rehber, aklı ve vicdanıdır. Vicdan ruhun sesidir ve insan madde olarak zarar görse bile, bu sese uyduğu sürece tekâmül eder. Vicdanın uyarılarına göre hareket etmek, insanı en büyük yaşam amacı olan Evren Kanunları'nı öğrenmeye götürür. Vicdan sesini susturmak, örtmek yerine; anlayış ve şuurlu hareketlerle bu sesi daha çok güçlendirmek gerekir. Doğa Kanunları'na uyup uymamanın ölçüsü vicdandır. İnsanın ahlak öğretmeni kendi içindeki vicdanıdır. Vicdanın bağımlı olduğu yerlerde gelişme olmaz. Gerçek sevgi, vicdan sesi güçlenince doğar.
Olaylardan ders almasını bilmeliyiz. Evrende sebepsiz, manasız ve rasgele hiç bir olay yoktur. Her ola
 
  copyrightBYsabo  
 
=> Sen de ücretsiz bir internet sitesi kurmak ister misin? O zaman burayı tıkla! <=
doktor-reiki.tr.gg