Doktor-Reiki
  bilim ve felsefe
 





BİLİM
Geniş anlamda bilim “bilmek”, “öğrenmek” anlamına gelir ve her tür bilgi ya da öğrenme­yi içerecek biçimde kullanılır. (Arapçadaki el-ilm ve Latincedeki scive kelimeleri ‘bilmek’ anlamındadır.) Fakat daha dar anlamda, Özel­likle İngilizcedeki Science kelimesinin etkisiy­le bilim, tabiata ait disiplinli bilgiyi içerir ve beşeri ve sosyal bitimleri kapsamı dışında bıra­kır. Bu da bilim literatüründe tabiat (fen) bi­limleri ve sosyal bilimler diye bir ayrımın orta­ya çıkmasına yol açmıştır. Tabiat bilimleri ta­biattaki kanun ve düzenlilikleri keşfetmeye ça­lışırlarken, sosyal bilimciler de toplumların, toplumsal değişmelerin kanunlarını bulmaya Çalışırlar. Bilim felsefesindeki genel eğilim ise, sosyal bilimlerin bir bilim olduklarının tar­tışmalı olduğu şeklindedir.
Gerçekten evrende hemen her şeyin sürekli bir oluş, akış, değişim ve belirsizlik içinde gö­rülmesi ve algılanması söz konusudur. Olayla­rı kavramak, duygularımızı bir düzene ve sıra­ya koymak, yani sürekli bir kargaşadan kurtul­mak amacıyla evrensel oluşumu ve değişimi sağlayan düzenin (kanunun) ne olduğunun bu­lunmasıyla ve anlaşılır kılınmasıyla mümkün olabilir. Sözgelimi tabiat kanunları, nedensel­lik ilkesi gibi bilimin temel değerleri böyledir. Bilimde çeşitli kanunlar bulunabilse de, sonuç­ta bunların tümü tek ve aynı kanuna indirgenebilmektedir. Francis Bacon olayların ve ol­guların bilimsel yönden bilinmelerini, neden­lerinin bilinmesine bağlayan yönde bir açıkla­ma yapar. Bu açıklamada nedenden maksat, en geniş anlamda tabiat kanunudur. Aristote­les ise, çok daha önceden şu düşünceyi ileri sürmüştür: “Bilim duyum organlarımızın bizi varlıklarından ve değişimlerinden haberdar kıldıkları nesnelerden ve olaylardan hareket ederek, zihnimizin bulabildiği kanunların ifadesiyle sonuca varır.”
İnsanlık tarihinin bilinebildiği dönemlerin­den itibaren bilimin ortaya çıkışı, oluşumu, gelişimi ve süreci, muhteva ve işlevleri sürekli değişime uğramış, toplumdaki öteki kurumlar ile İlişkisi zaman İçinde farklılıklar göstermiş­tir. Böyle bir süreç içinde bilimin ortak ve sü­reklilik arz eden niteliği genel olarak tabiatın ve olaylarının bilgisi şeklinde açıklığa kavuşturulabilir. Bundan dolayıdır ki, bilim ve düşün­ce tarihçileri bilimin gelişim sürecini daha çok pozitif bilimlere indirgeme eğilimi duymuşlar­dır. Ne var ki kt, bilim denildiğinde sadece pozi­tif bilimlerin anlaşılması gerçekçi bir yaklaşım olarak görülemez. Çünkü insanı ve onun her türden davranışlarını toplumsal ve kültürel yanlarıyla İnceleyen bilim dalları da bulun­maktadır ki, bunlara “insan bilimleri”, “beşeri bilimler” ya da “sosyal bilimler” adı verilmekte­dir.
Tabiatta meydana gelen olayların dikkatli in­celenmesiyle elde edilen tabii düzen ve bunun akü nedenlerle açıklanmasının bilgisi olarak bilimin ortaya çıkışını yazının bulunuşundan önceki tarihi zamana götürmek mümkündür. Gerçekten bulunan mağara resimleri, kemik ve boynuzlara çizilmiş resimlere bakıldığında görülen düzgün çizgiler de bu dönem insanla­rının tabiattaki bazı olayları bildiğini ortaya koymaktadır. Nitekim arkeoloji, antropoloji ve prehistorya gibi bitim dallarının günümüz­de ulaştıkları ortak kanaat tarih öncesi ilk uy­garlık veya kültür ortamlarının Dicle ve Fırat, yani Mezopotamya’da, Nil, İndus, Sarı Irmak (Huang He) ve Yangtzc gibi büyük nehir kıyı­larında kurulduklarıdır. Kuşkusuz bilimin   geçirdiği süreç dikkate alındığında bilim veya bi­limler alanındaki gelişme neden ve etkenleri uygarlığın evrimini gerçekleştiren oldukça çe­şitli ve karmaşık tarihi ve toplumsal şartlar ve ortamlar İle yakından İlişkilidir. Yerleşim ba­kımından jeopolitik etkenlerden başlayıp ik­lim şartlarına, iktisadi duruma, toplum yapısı­na, toplumun bireyleri ya da zümre veya sınıf­ları arasındaki huzur, güven ve refah derecesi­ne, tarihi birikimine vb. kadar genişleyen bi­rinci derecede etkenlerin önemi ortaya çık­maktadır. Nevar ki, bütün bunlara rağmen bİ-Umde mutlaka sürekli bir gelişmenin kesin bir Şekilde olacağı da ileri sürülemez. Çünkü mut­lak surette insana bağlı olan bilim, gelişimi ya da evrimi açısından insanın içinde bulunduğu Şartlar yanında onun sahip olduğu imkanlarla da yakından ilişkilidir.
Demek oluyor ki, toplumların başlangıcın­dan ve bu bağlamda kültürün ortaya çıkışın­dan itibaren, en ilkel olarak tanımlanan uygar­lıklarda bile, evren konusunda bir söylem (dis-course) oluşmuş, dolayısıyla tabiat ve evrene İlişkin çalışmaları belirleyen bir bilgiler bütü­nü meydana getirilmiştir. Nitekim efsanelerin amacını bu bağlam çerçevesinde değerlendir­mek gerekir. Kaldı ki, her bilgi sistemi mutla­ka bilimsel değildir, hatta bilimsel niteliği ka­zanmaya da yönelmemiş bulunabilir. Gerçek­ten efsanelerin bilimsel ölçüler açısından doğ­ru olmadıklarını ileri sürmek, onların mahiyet­leri ve işlevleri konusunda bize belli bir bilgi vermeyebilir. Fakat yine de kültürün içinde yer alırlar. Bu açıdan bilimin özel bir kültür olgusu olduğu ve belli bir uygarlık Örneğine bağ­lı bulunduğu yargısına varmak mümkündür. Sözgelimi, bu bakımdan, Batı biliminin Balı uygarlığına bağlı Özel bir olgu olduğu İfade edilebilir. Aynı şekilde, bir dîn olma yanında bir uygarlığı da ifade eden İslam’ın kendine Özgü bir bilim anlayış ve sisteminin bulundu­ğu rahatça ileri sürülmelidir.
Şimdi kısaca bilim tarihini gözden geçirelim:
 
Hind’de Bilim:
Hindistan’ın bilim alanındaki kalıcı etkileri sınırlı olmuştur. Hindistan’da güneş ve ayın hareketleri, ışığın kaynağı sayıldıklarından, bi­rinci derecede önemliydiler. Bütün tabiat güç­leri birer Tanrı olarak kabul edilirdi. Nitekim Hint inanışında canlı olan ile olmayan, yani “şey” ile “özne” arasında herhangi bir fark gö­rülmezdi. Sözgelimi Budacılıkta evren birlik içinde bir akış olarak tanımlanır. Buna göre evren psişik ve fiziksel unsurlardan oluşur (Drahma). Ancak Budacılık nesnenin gerçek­liğini belirleyen maddeyi reddeder. Tabiatta oluş ve yok oluş sonsuzdur ve varoluş sürekli
ve kesintisiz bir oluştur. Lokayata ya da Carvaka öğretilerine göre dünya maddi bir yapı olup su, hava, ateş ve topraktan, yani dört un­surdan (car. dört, vak: söz, Catvaka: dört söz) meydana gelmiştir. Canlı varlıklar ve özellikle insan da bu maddi unsurların parçacıklarıdır­lar. Carvaka öğretisini benimseyenlerin bilgi teorisi ve mantıkla ilgilendikleri sanılmakta­dır. Onlara göre gerçeğin, yani bilginin kayna­ğı duyumlar, yani algılardır. Duyumlarla elde edilen bilgilerin tümü gerçektir. Dolayısıyla mantıksal akıl yürütme bilginin kaynağı ola­maz, çünkü akıl yürütme genel ilkeleri kapsar ve bunlar da duyumların konusu olamazlar.
Kısacası Hindistan’da Hint geometri ve cebi-ri belli bir gelişim göstermiştir. Buna tıbbı da eklemek gerekir, özellikle Hint matematiği­nin numaralama sisteminin elverişli olması ve yaklaşık IX. yüzyılda müslümanlann “Gubar-ı Hint” denilen bu bilim dalını bilimde devrim sayılacak nitelikte geliştirmeleri, bu rakamla­rın Batıya geçmesinde ve gelişmesinde etkili olacaktır.
Çin ‘de Bilim:
M.Ö. yaklaşık iki bin yıl önceleri bürokrasi­ye dayalı devlet kurumu oluşturan Çin, bilim alanında da önemli gelişmelere sahne oldu. Çinliler evrenin yapısı ve düzeni konusunda dini ya da mitolojik açıklamalar yerine, bu ya­pı ve düzenin insan tarafından ortaya çıkarıla­bileceği, dolayısıyla bundan yararlanabileceği kanaatini taşıyorlardı. Nitekim, devletin de destek ve özendirmesiyle Çinli bilginlerin bir takvim yılı yaptıkları ve takım yıldızlarının gökteki konumlarını belirledikleri anlaşılmak­tadır. Devlet ve yöneticiler bu bakımdan astro­nomi, astroloji gibi bilgi dallarından yararlan­dıkları gibi, öteki dalların gelişimine de pratik kullanımlarının önemi dolayısıyla önayak ol­dular. Gerçekten kimya (aynı zamanda sim­ya), tıp, jeoloji, coğrafya ve teknoloji alanların­daki incelemeler ve çabalar pratik bilgi ihtiya­cım karşılama düşüncesiyle devlet tarafından teşvik edilip desteklenmiştir.
Hindistan ve Çin bilimleri eski çağlarda önemli gelişmeleri içlerinde barındırmakla birlikte kaynak ve tarihi süreç bakımından ge­rek Hint, gerekse Çin matematik ve astrono­mi bilim dallarının Mezopotamya’dan etkilen­diğini gösteren belirtiler vardır.
Mısır ve Mezopotamya’da Bilim:
Mısır ve Mezopotamya uygarlıklarının M.Ö.3000 yılından daha önceye uzandığı bilinmekteyse de, bu uygarlıklarda bilimsel çalış­maların varlığını kanıtlayan belgeler en çok M.ö. 2000 yılı dolayına kadar uzanır. Bu de­mektir ki, bilimsel çalışmaların kaynağı daha gerilere dayanmaktadır. Bu uygarlıklardaki bi­limin ilk ortaya çıkışının, tarımsal faaliyetlerin ve kurulan kent ve kasabaların varlığına bağlı olduğu Öne sürülebilir. Mısır’da uzun süren bir Firavunlar sülalesinin hâkimiyetine karşı­lık, Mezopotamya da aralıklarla devam eden çeşitli sülale ve kavimlerin hâkimiyeti söz ko­nusu olmuştur. Sözgelimi Sümerler uygarlık bakımından bir yeniden doğuş çağından sonra ortadan kaybolmuşlar, arkasından Eski Babil dönemi başlamıştır. Gerçekten Susa ve Elam’da yapılan kazılarda eski Babil dönemi­ne ait bir kısım matematikle ilgili tabletler or­taya çıkartılmıştır ki, bunların bilimsel değeri vardır. Yine astronomi çalışmalarına bu dö­nemde rastlanmakla birlikte, asıl olarak astro­nomi alanındaki gelişme Asurlular dönemine tekabül etmektedir. Bunun yanında Sümerlerin ateşte belli bazı madenleri bakıra dönüş­türdükleri ve bakıra çeşitli şekiller verebildik­leri, bakır ve kalay alaşımından dayanıklı ve kaynaşmaya elverişli bronzu elde ettikleri bi­linmektedir, öte yandan ihtiyaç maddelerinin alışverişinin belli bir düzene bağlanması, alıp verilen miktarların fırınlanmış toprak tabletle­re işaretlendiğini; bu işlemin zamanla 60 ta­banlı konumsal bir sayı sistemiyle sonradan ideogram biçimine dönüşen, bir resim-İşaret yazı sistemini doğurduğu sanılmaktadır. Bu gelişim süreci matematik, astronomi, tıp, ta­rih, mitoloji ve din ile ilgili geniş bir literatü­rün oluşmasmı sağlamıştır. Çarpım tablosunu da kullanan Sümerler alan ve hacim hesapları-
nı yapıyorlar, daire alanıyla silindir hacmini bulmada (pi) değeri olarak 3.124′i alıyorlardı. Babilliler ise matematik ve astronomide ilerle­me yaptıkları gibi, temel bazı geometrik kav­ramlar da ortaya koydular; Sümerlerin geliştir­dikleri tam sayı sistemini kesirlere uyguladı­lar. Kare kök, küp kök alma, ikinci ve üçüncü dereceden denklemler ile ilgili problemleri çö­zen tablolar geliştirdiler. Yarım bîr dairede çi­zilen üçgenin dik açılı olduğunu, Pİsagor teo­remi olarak bilinen dik açılı üçgenlerle İlgili te­oremi, dairenin 360 derece, bir saatin 60 daki­ka, bir dakikanın 60 saniyeye bölündüğünü bi­liyorlardı.
Matematik ve geometri alanında olduğu gi­bi astronomi alanında da deneye dayalı geliş­melerin Babillİlerce gerçekleştirildikleri açık­tır. Çünkü toprağın İşlenmesi, ekim ve hasat dönemlerinin belirlenmesi, kutsallık izafe edi­len gök cisimlerinin doğru hareketlerinin ve yönlerinin tespiti astronomiyle yakından İlişki­liydi. Sözgelimi yılın uzunluğunu 4,5 dakikalık bîr yanılma payıyla hesaplayabiliyorlardı.
Mısır’da bilim alanındaki gelişme Mezopo­tamya’ya göre biraz yavaş gelişmiş görünmek­le birlikte, aradaki farkın çok büyük olduğu düşünülmemelidir. Mısır’daki Piramitlerin ya­pımı, Nil deltasında tarım faaliyetinin verimli şekilde yürütülmesi matematik, geometri ve astronomi gibi bilim alanlarında belli bir geli­şimin olduğunun işaretleridir. Fakat tıp ala­nında Mısır’da önemli bir gelişmenin varlığı da açıktır.
Kısaca Mısır ve Mezopotamya da biri diğe­rinden biraz farklılık gösterse de, gerçekte bir­birine yakın bir uygarlığın oluştuğu ve bu uy­garlıktaki bilimsel gelişmelerin de birbirinden Çok uzak olmadıkları söylenmelidir. Ancak ge­lişen bilim dallarının pragmatik özellikler taşı­dıkları hemen belirtilmelidir. Başka bir ifadey­le anlatmak gerekirse mühendislik, mimarlık, çeşitli teknoloji türlerinin gelişimi, insanların kasaba ve kentlere yerleşerek iş bölümünü esas alan belli oranda karmaşık bir hayatı ya­şamalarının doğal bir sonucu olarak ortaya Çıkmıştır.
Yunan Bilimi:
Yunanlılar İle bilim bir değişime uğradı. Yu­nanlılar felsefeyle birlikte bilime yeni bir yön ve anlam vermişler; kaynak, mahiyet ve işlevi­ni farklı biçimlerde tanımlamaya çaba göster­mişlerdir. Bilmek, anlamak ve açıklamak gibi üç ortak kaygıdan doğan Yunan bilim ve felse­fesi, bilimden pratik yarar beklemeksizin salt evreni ve özünü kavramak ihtiyacı taşıyan bir düşünceden hareket eder. Yani tabiatı salt bir bilgi tutkusuyla anlamak ve kavramak isteyen bir insanın çabasına kendisine temel alır. Ger­çekten Batı biliminin İlk temsilcileri de olan eski Yunan filozoflarının evreni anlamak için başvurdukları çözümleme nesneleri, tabiatta­ki olay ve olgulardır. Tabiatı, tabiatta olup bi­tenleri, tabiattaki varlık türlerini mitik ve dini inanış ve değerlendirmeler alanından çıkartıp insanın yetenek ve güçlerine dayanarak anla­maya çalışmışlardır. Bu olgunun öncelikle ba­tı Anadolu’da, İyonya’da M.Ö. yaklaşık 6000 yıllarında Thales ile başladığı ve bunun İyon-ya okulu adını alarak Batı biliminin de kayna­ğını oluşturduğu görülecektir. Aristoteles’in “Fizikçiler” şeklinde tanımladığı ve Sofistlere kadar ulaşan dönem düşünürlerinin genellik­le matematik, geometri, astronomi, coğrafya ve biyoloji gibi çeşitli bilim dallarıyla İlişkili ol­dukları bilinmektedir. Bunlar, tabiatı ilkeleri ve nedenleri bakımından, incelemeye çalışır­larken, akıl yürütme ve deney ve gözlem gibi bilimsel yöntemleri de göz önünde tutmaya ça­ba gösterdiler. Ayrıca Mısır, Ortadoğu, yani eskiden beri sürüp gelen Mezopotamya bili­minden de, kişisel ilişkiler sonucu olsa gerek, geniş bir şekilde yararlanma imkânı bulmuş ol­dukları anlaşılmaktadır. Sözgelimi Thales’in çok küçük bir yanılma payıyla güneş tutulması­nı haber vermesi, Mısır ve Mezopotamya kül­tür çevreleriyle ilişkide bulunmuş olmasını dü­şündürmektedir. Yine matematiksel ifadeyle gemilerin kıyıdan uzaklığını hesap edebiliyor­du ki, bu ve benzer bilgileri Mısır’a yaptığı ge­ziyle İyonya’ya getirmiş olması mümkündür. O, evrenin ana esasının (arkhe) sudan oluştu­ğunu, evrendeki varoluş ve yok oluşun, suyun değişimiyle ilgili olduğunu ileri sürecektir. Bü­tün tabiat olayları, tabiattaki varlıkların tür ve nitelikleri, katı, sıvı ve gaz halinde bulunabi­len bu ana esasın, yani suyun değişimine bağlı­dır. Evrendeki düzen ve uyum da bununla açıklanabilir. İşte gerek tabiattaki olayları, ge­rek varlık türlerini ve gerekse evrendeki dü­zenliliği ve rasyonelliği suya göre açıklamak mümkündür. Çünkü bununla evrensel bir ilke­ye ve nedene ulaşmak söz konusudur. Tha­les’in dostu ve öğrencisi olan Anaksimandros ana esasın su olamayacağına, onun yerine “bi­linmeyen şeyin” (apeiron) ana esas kabul edil­mesini ileri sürdü. Böylece Thales ile başlayan bu açıklama süreci yaklaşık iki yüz yıl sonra dört unsur öğretisi şeklinde ortaya çıktı. Yani evrenin ana esasının su, hava, ateş ve toprak olduğu kabul edildi. Ana esas olarak havayı Anaksimenes, ateşi Herakleitos ve bu üç unsu­ra toprağı da ekleyerek dört unsur halinde ka­bul eden ise Empedokles olacaktır. Empedok-les’e göre evrendeki bütün varlıklar bu dört unsurun değişik oranlarda birleşmesiyle mey­dana gelir. Unsurların birleşmesi ve ayrılması ise sevgi ve nefret güçleriyle gerçekleştirilir. Evren, tabiat ve varlıkların oluşumu ve yok oluşu bu iki gücün çarpışması sonucunda rast­lantıyla olur. Yine Empedokles ayın ışığını gü­neşten aldığını, güneş ve ayın dünya etrafında döndüğünü, ayın güneş ve dünya arasından geçmesiyle güneş tutulmasının meydana geldi­ğini ileri sürmüştür.
Empedokles ile birlikte Anaksagoras, Leu-cippus ve Demokritos’un İlk çağ atomculuğu olarak nitelendirilen öğretiyi hazırlayıp oluş­turdukları görülmektedir. Buna göre, evrende her şey, bölünemeyen en küçük parçacıklar (atom)dan meydana gelmiştir. Sonsuz sayıda ve nicelik özelliklerine sahip olan atomlar boş uzayda sürekli hareket ederek evreni ve varlık­ları meydana getirirler. Atomların hareketleri zorunlu ve mekaniktir, dolayısıyla evrende, ta­biatta ve varlığın hareket ve değişiminde zo­runluluk ve mekanik ilkeler hakimdir.
Öte yandan evrende ve varlıktaki hareketi, değişmeyi ve bunlara bağlı olarak oluşu, ana esas olarak kabul edilen ateşe dayandıran Herakleitos, devamlı bir var olma ve yok olma sü­reci şeklinde tanımlamıştır. Herakleitos’un ana esas kabul ettiği ateş, XX. yüzyılda ato­mun parçalanmasından sonra yeniden tartışı­lacak ve ateş ile kastedilenin gerçekte enerji olduğu yorumlan yapılacaktır. Demokri-tos’un atomcu Öğretisi de XVI-XVII. yüzyıl­da, özellikle Gassendi gibi düşünürler tarafın­dan İki bin yıl sonra yeniden canlandırılacak ve Yeni Çağlardaki bilim alanında başlayan gelişmede temel sayılacaktır.
Yeni Çağda Bilim
Başlangıçta bilim ve felsefe arasında bir bü­tünlük söz konusuydu. Bilimin gelişimi de, fel­sefi akımların gelişimiyle birlikte oldu. Ancak bilim ile felsefe arasında ayrım da bu arada gi­derek ortaya çıktı. Daha sonra, Yeni Çağlar­da, felsefeyle bilim karşı karşıya geleceklerdir. Bu anlamda Batı düşüncesinde bilim ile felse­fenin, bütün çabalara rağmen, karşı karşıya gelme tehlikesi daima kendini duyurmuştur. Aslında felsefeyle bilimin karşı karşıya gelme­si bilgi teorisinde açık bir biçimde gözlemlene-bilmektedir. Felsefe, genel olarak bilimin ve özellikle de bilimsel disiplinlerin mahiyetini ve konusunu kendi öz İmkânlarıyla belirle­mektedir. Buna karşılık bilim, kendi gerçek gelişimiyle kendini Önceden sınırlamaya kalkı­şan her girişimden kesin olarak kaçınmaktadır.
Orta Çağ’ın Vll.yy. ortalarına kadarki ilk de­virlerinde bilimde bir duraklama, hatta gerile­me olmuş, 750ılerden sonra, özellikle Bağdad okulunun önderliğinde, büyük bir hızla, ilk çağların büyük mirası üzerinde bilim yeniden itibar gören bir disiplin haline gelmiştir. He­men aynı yüzyıllarda Endülüs’teki gelişmenin de bu konulardaki büyük payı unutulmamalı­dır.
XVI.yy.dan itibaren, özellikle Batı Avru­pa’da çok geniş ölçüde bir yayılma, derinleş­me ve genişleme gösteren çeşitli bilimsel ko­nular XIX. yy. sonlarından itibaren yoğun ve yepyeni bir yönde bir yükselme dönemine gir­miştir. Bu gelişme daha sonra insanlık için atom ve hidrojen bombasının, silah sanayinin kullanılması gibi bir tehlike de oluşturacaktır.
Kısacası, Yeni Çağlarda bilim alanında ge­rek metot, gerekse yeni bilim dallarının bağımsızlaşmasıyla hızlı bir gelişme dönemine gi­rildi, özellikle Röncsansın XV. yüzyılda uyan­dırdığı yeni İnsan anlayışına bağlı olarak eşya tabiat gök cisimleri ve toplum yeniden değer­lendirilmiş ve yorumlanmıştır. Rönesanssın ge­tirdiği bu yeni anlayış bilimi belli bir zümre­nin (ruhbanın) tekelinden çıkartarak geniş halk kitlesi içinde yer alan çeşitli mesleklere mensup insanların Önüne sermekteydi, örne­ğin Leonardo da Vinci (1452-1519) böyledir. Bilginin kesin niteliğini ileri süren Vinci, tek­nik bilimler alanında buluş ve deneyleriyle de Önemli bir görev üstlenmiştir. Uçan makine, paraşüt, helikopter ve çeşitli silahlar hususun­da tasarımlar yapmıştır. Anatomi üzerindeki incelemeleri, kanın İşlev ve hareketleri üzerin­deki fizyolojik incelemeleri, yerküresinin öte­ki gezegenler gibi bir gezegen olduğu görüşüy­le astronomi alanındaki çalışmaları önemli­dir. Fizik, mekanik ve kurucusu sayıldığı yerbi­limi (jeoloji) dallarında yaptığı çalışmalar da aynı şekilde önem arz etmektedir. Nitekim as­tronomi, fizik ve mekanik alanlarında yaptığı çalışmalar Kopernik’in bilimsel devriminin kaynaklarından biridir.
Aristoteles fiziğine dayanan Batlamyus as­tronomisinin yıkılmasıyla gerçekleşen bilim­sel devrimin özü Kopernik’in Güneş merkezli sistemine dayanmaktadır. Fakat Kopcrnik ka­dar Tycho Brahe’nİn, Johannes Kepler’in ve Galİleo Galilei’nin çalışmaları da bu konuda önemlidir. Bütün bunlardan sonradır ki, New-ton’la birlikte yerçekimi yasası ve gök mekani­ği bir sisteme kavuşabilmiştir.
Aynı şekilde kimya, tıp ve biyoloji alanların­da da yeni gelişmeler olacaktır. Paracelsus Du-bois’in tıbba kimyayı uygulaması; Andreas Ve-salius (1515–1564)’un modern anlamda anato­miyi kurması bu arada zikredilmelidir. Ancak tıp alanında gerçek bilimsel buluşu William Harvey (1578-1657) gerçekleştirecektir. Harvey insan vücudundaki kanın dolaşımı yanın­da kalbin çalışma düzeni ve embriyoloji alanında da başarılı çalışmalar ortaya koyar. Kim­ya alanındaki gelişmenin Lavoisİer tarafından başarıldığını belirtmek gerekir.
Bilim alanındaki gelişmeler günümüze kadar devam etti. Ancak bu gelişmenin insana ve in­sanlığa getirdiği yararlar yanında, ortaya çıkar­dığı sorunların çeşitliliğini de göz önünde bu­lundurmak gerekmektedir. Sözgelimi doğa­nın tahribiyle bozulan dengenin nasıl kurula­cağı, teknik bilimlerin giderek insanın iradesi­ni bağımlı hale getirmekle özgürlüğünü sınır­landırması, hatta yok edici bir nitelik kazanma­sı, savaşlardaki insan öldürmelerinin bir kıyım boyutuna ulaşması, doğal kaynakların aşırı tü­ketimi ve insanların lüks ve konfora aşırı düşkünlükleriyle ortaya çıkan ruhsal sorunlar vb. bilimin amacı konusunda yeniden bir değer­lendirmeyi zorunlu kılmaktadır. Bunun yanın­da bilimin insanın manevi dünyası ve kişiliği­ni, tıpkı bir nesne olarak araştırmaya çalışma­sı, bilimin kullanım alanında bulunması şart olan insani yönü göz ardı etmesi hatta yok et­mesi sonucunu da getirmiştir, denebilir. Yani bilim ve bilimsel yöntemin ulaştığı ilkeler, in­sanın manevi dünyasını besleyen temel değer­lerin yerine konulmak istenmiştir ki, bu tutum bizzat bilimin amacını aşmış, onu bir tabu hali­ne dönüştürmüştür. Dolayısıyla İnsanın geliş­mesini manevi yönden zenginleşmesini amaç­layan bilim, bu kez bu sürecin önünü kesen sed olmuştur.
İslâm ‘da Bilim
Vahye dayanmakla birlikte zaman içinde bu özelliklerini büyük ölçüde kaybeden Yahudi­lik ve Hıristiyanlıktan farklı olarak İslâm dini, bilgiye, bilime önem vermekle onlardan ayrı­lır. Bilginin elde edilmesinde cins ayrımını bi­le yapmayan, yani erkek ve kadının ilim öğren­mesini teşvik eden İslam dini, bilginin kaynağı bakımından da bir ayrım getirmez. Başka söy­leyişle bilginin Müslüman olmayanlara da baş­vurulmak suretiyle öğrenilmesi teşvik edilmiş­tir. Hz.Peygambcr (s.a.v) İlmin “Çin”debilc ol­sa alınması gerektiğini her bir Müslüman tavsiye etmesi ve buyurması önemli bir özellik arzeder. Ayrıca bilim adamının her türden faali­yeti, yani bilgi ve bilim uğrunda sarf ettiği bü­tün çabalar ibadet olarak nitelendirilerek onun önemi vurgulanmıştır. Yaklaşık VII. yüzyıldan itibaren Müslümanların özellikle Şam, Mısır, Kuzey Afrika, Orta Asya gibi bölgelerde hızlı bir fetih hareketiyle çeşitli kültür birikimleriyle karşılaştıkları bilin­mektedir. İslam’ın oluşturduğu canlı, engin ruh ve bilinç gücüyle yoğrulmuş Müslümanlar bu yüzyıldan itibaren bilgi, bilim ve düşünce alanında sadece İslam dünyasıyla sınırlı kalma­yacak ve özellikle XI. ve XII. yüzyıl Avrupa Orta Çağında derin etkiler meydana getire­cek bir faaliyeti başlatacaklardır. Nitekim Do­ğuda kurulan Nizamiye Medreseleri, bilimin ve düşüncenin bütün bir İslâm dünyasında yaygınlaşmasını sistemli hale getirdiği gibi, Ba­tıda bilgi ve sınırlı bilim anlayışının bölgesel mekanları olan manastırların işlevlerini de et­kisiz hale getirecek, üniversitelerin kurulması­na öncülük edecektir. Sözgelimi X. yüzyıldan itibaren başta İtalya’da olmak üzere kurulan Bologna, Padua Üniversitelerini, XII. yüzyıl­da Paris’te Sorbonnc, Montpellier, İngilte­re’de Oxford, Almanya’da Köln üniversiteleri gibi üniversiteler, mimari tarzları yanında, uzun yıllar takip edecekleri müfredat prog­ramları bakımından da Nizamiye medresesi ve onu örnek almış öteki medreseleri izleye­ceklerdir.
İslâm dininin, özellikle Hıristiyanlıktan farklı olarak İnsanı ruh-beden bütünlüğü içinde kav­raması ve dünyanın da ahireti, yeni ebedi ha­yatın mekânı olarak nitelenen ölümden sonra­ki hayatın yaşanılacağı dünyayı tamamlar şe­kilde nitelendirmesi, dünya hakkında doğru ve kesin bilgilerin elde edilmesi eğilimini güç­lendirmiştir. Dolayısıyla Müslüman bilginler ebedi hayatın kavranılması bakımından dün­ya, dünyadaki nesnelerin gerçek mahiyet ve nedenlerinin anlaşılmasına çalışmışlardır. Ruh ve beden gibi, hayat da, hayatın yaşamadığı bu dünya ve nesneler de Allah’ın insana ih­san etliği değerli emanetlerdir. Gerçek bir kul olmak İle yükümlü bulunan her müslüman fert kendisine verilen bu değerli emanetlerin mahiyetine nüfuz ederek kavramak, onlardan ibret almak, nedenlerini çözmek durumunda­dır. Bundan dolayıdır ki, İslâm düşünce bilimi dünyanın ve eşyanın (daha genel olarak da ‘Varlık’m) objektif bir şekilde incelenerek kavranılmasını öngörür. Buna bağlı olarak İs­lam kültüründe bilim bir bütünlük içinde olu­şacaktır. Yani dint bilimler ile pozitif bilimler incelenme fonksiyonu bakımından ayrıma ta­bi tutulsalar da, bilgi ve bilimin özü bakımın­dan bir ayrım söz konusu edilmeyecektir. Kal­dı ki, dinin hakikatinin anlaşılması ve kavranıl­ması, ibadetlerin İfası bile pozitif bilimlerin ge­liştirilmesini adeta zorunlu kılacaktır. Mesela İslâm Hukukunun bir çok kuralı ve kurumu­nun matematikten astronomiye kadar bir çok pozitif bilim alanıyla ilişkilidir. IX. yüzyıldan itibaren İslâm bilimi matema­tik, astronomi, fizik, mekanik, tıb, kimya, ecza­cılık gibi pozitif bilimler yanında sosyal bilim­ler ve felsefe alanında hızlı bir gelişme göster­di. Ayrıca bilimsel yöntem konusunda da müslüman bilginlerin önemli katkıları oldu. İlk­çağ tabiat filozoflarının görüşlerini daha yön-temli bir şekilde genişletip geliştiren, eksiklik­lerini tamamlayan ve yanlışlarım düzelten müslüman bilgin ve düşünürlerin oluşturduk­ları İslâm bilim birikimi Orta Çağ Skolâstiğinin kendi içinde tartışılmasını ve yıkılmasını hazırladığı gibi, Rönesans ile birlikte Yeni Çağ biliminin kuruluş ve gelişimini de belli bir sınıra kadar hazırlamıştır, özellikle Kindi, Farabi, İbn Sina, İbn Rüşd gibi bilgin ve düşü­nürlerin akıl ve bilim sınıflandırmalarıyla Aris-totoles ve Platon felsefelerim yorumlayıp de­ğerlendirmeleri; İbn Heysem, İbn Bacce, Ebu-bekir Razi, Harezmi, Ömer Hayyam, Biruni, İbn Hayyan, Ebu Kasım Allaf, Ebu Zekeriya el-Avam, Ebu’l Ferec, Muhammed b. Cabir el-Battani, Ali b. Abdurrahman b. Yunus, Ebi Alı Hassen, Gazali, İbn Haldun, İbn Tufeyl gi­bi birçok bilgin ve düşünürün çeşitli bilim alanlarıyla felsefe ve kelam konularındaki gö­rüşleri Batıda bilimin yeniden doğuşunda etki­li de olmuştur. Müslüman bilginlerin bilim alanındaki katkıları önceki bilgileri sıkı bir şekilde değerlendir­meye tabi tutmak ve yeni inceleme ve araştır­malarda bunları değerlendirmek şeklinde or­taya çıktı. Hint kültüründe kullanılan matema­tik, müslüman matematikçilerin değerlendir­meleri ve sistemli bir hale getirmeleriyle insan­lığın hizmetine sunularak evrensel bir bilgi di-İİ özelliği kazanabildi. Bunun gibi bilimsel me-tod konusunda, özellikle tabiat bilimleri ala­nında deney ve gözlem metodlan üzerinde yo­ğun tartışmalar yapıldı.
Yeni Çağlarda XVII. yüzyıldan itibaren de­ney metodunun sistemli bir hale gelmesinde müslüman bilginlerin katkıları inkâr edile­mez. Nitekim daha XIV. yüzyılda Roger Ba-con, eserlerinde bu metodun gerçek bilgiye ulaşmada temel alınmasını ileri sürecektir ve İbn Sina ve İbn Heysem’İn bu konudaki dü­şüncelerinin önemini vurgulayacaktır, Ne var ki XVI. ve XVII. yüzyıllarda Batıda bi­lim alanında gelişmeler sürerken, İslâm dün­yasında bilimsel alanda önce duraklamanın, arkasında da gerilemenin ortaya çıktığı görüle­cektir. XVIII. yüzyılda bilimin pratik işlevinin ağırlık kazanmasıyla da ilgili olarak Sanayi Devriminin gerçekleştirilmesi gözlenirken, İs­lâm dünyası bilim ve düşünce alanında sahib olduğu bu hazineyi ve birikimi yeterince de­ğerlendirememiştir. Çünkü XVIII. yüzyıldan günümüze uzanan çizgide bilim, batılı insanın elinde öteki insan toplulukları ve kültürleri için yıkıcı özellikler kazanarak kullanılacaktır. Kapitalizmin, onun doğal uzantısı olan her türden emperyalizmin sınır tanımayarak yay­gınlaşması; bilimin amacı üzerinde de kuşku­lar ve tartışmaları yoğunlaştıracaktır. Sosyal bilimlerdeki kullanımıyla İse bilim teri­mi deneysel fenomenlerin sistematik ve nes­nel bir incelemesi ve bunun sonucunda ortaya çıkan bilgi birikimini ifade eder. Sosyal bilim­ciler kendi disiplinlerinin bu anlamda bir bi­lim olduğu ve bir insan etkinliği olarak bilimin kendisinin, sosyal bilimin araştırdığı konu­lar arasında olduğu kanaatindedirler. Bu bağ­lamda bilgi sosyolojisinin bir dalı olarak orta­ya çıkan bilim sosyolojisi (sociology of scien-ce), bilgi sosyolojisinin yaptığı gibi bilim
adamlarının sosyal konumlarının elde ettikle­ri bilimsel bilgilere nasıl bir etkisi olduğunu araştırmaya ilaveten, sosyal bilimlerde bu top­lumsal etkilerin çok daha belirgin olduğunu ortaya koyar. Genelde bilim sosyolojisi top­lumsal bir girişim olarak bilimin incelenmesi­ne eğilmiştir.
İsmail KILLIOĞLU Bk. Bilgi; Bilimlerin Tasnifi; Bilim Felsefesi
 
 
 
 
 
 
Bilim adamları ‘Mavi Beyin’ ile yapay zekânın ötesine geçti
Bilim adamlarının geliştirdiği “Mavi Beyin-Blue Brain” teknolojisi ile çok yakında, ilaçlar yan etki göstermeyecek, hastalıklar daha kolay belirlenecek ve deneylerde kobaylar kullanılmayacak.
BBC Focus dergisinde yer alan habere göre, “Mavi Beyin” yapay zekânın ötesine geçti. Sadece konuşmak ve yürümek yerine, biyolojik olarak eksiksiz beyin tarafından çalıştırılan bir robot ayaklarının üstünde durup düşünecek ya da acı veren durumlarda insanın moralini düzeltecek şekilde tatlı dil dökecek. Ancak, insanoğluna benzemeksizin, robot biyolojik mikroçiplerini kafatasının içine sıkıştırmayacak. Bugünün teknolojisiyle, bizim kadar akıllı bir robotun Pentagon kadar büyük bir beyin taşıması ya da uzaktan kumandayla kontrol edilmesi gerekiyor. Mavi Beyin teknolojisi, robot fare üzerinde test edildi. Yapay süper zekâ bizim gibi düşünebilmesine rağmen, projenin ilerlemesi için yıllar geçmesi gerektiği kaydedildi.
Yakın bir gelecekte, tıbbi araştırmacılar sağlıklı bebekler ya da Alzheimer hastası yetişkinler gibi zihinsel durumları taklit ederek sanal laboratuarda deney yapmak için yapay bir insan beynini kullanacaklar. Nörologlar, günümüzde beynin hastalık tarafından etkilenen bölümlerinin yerini saptamak için MRI gibi tarama yöntemlerini kullanıyorlar. Hâlbuki Blue Brain (Mavi Beyin) hücre seviyesinde bunun nasıl olduğunu ortaya çıkarabiliyor. Çeşitli seviyelerde sanal beyin çalışması ilaçların test edilmesi için de faydalı olacak. Ecza şirketleri, sadece ilaçların moleküler etkileşim dönemlerinde nasıl işe yaradığını biliyor, vücut üzerindeki etkilerini ya da yan etki gösterip göstermeyeceğini bilmiyorlar.
Mavi Beyin simülasyonuna moleküler bilgi yerleştirerek, bir ilacın domino etkisini (bir olayın benzer olaylara yol açacağı kuramı) ve ilacın beyinde dağılımını görebilirsiniz. Ecza devleri, yüzlerce potansiyel tedaviyi dikkatle incelemek için klinik deneylere milyarlar harcıyorlar. Ancak, Mavi Beyin simülasyonu, ilaçları birkaç ümit verici adaya indirgeyerek zamandan ve paradan tasarruf edecek. Ayrıca, hayvan deneylerine olan ihtiyacın da sona ermesini sağlayacak.
Zaman Online
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
Felsefe Tarihi
İlk çağ felsefesi deyince, dar anlamında Yunan felsefesi ile bu felsefeden doğmuş olan Helenizm-Roma felsefesini anlayacağız. Belli bir tarih dönemini adlandıran İlkçağ kavramı, bilindiği gibi, geniştir: Bu dönem, ilk yazılı belgelerle başlar aşağı yukarı dördüncü bin yıldan İsa’dan sonra 476 yılında Batı Roma İmparatorluğunun çöküşüne kadar sürer. Bu uzun zaman aralığında da, birçok kültürler doğup gelişmiştir.
Uzakdoğu ve Hint kültür çevrelerini bir yana bırakırsak, yalnız Akdeniz çevresinde başlıcalarını sayalım: Mısır, Mezopotamya (Sümer, Akad, Babil, Asur), Hitit, Fenike, Yahudi, Yunan, Pers, Roma, Kartaca kültürlerini buluruz. İlkçağ kavramı, bütün bu kültürleri içine alır. Öyle ise, neden İlkçağ felsefesi derken, yalnız Yunan felsefesi ile bundan türemiş olan felsefeleri anlıyoruz? Neden bin yıllarca sürmüş olan bu çağın, felsefe bakımından başarısını yalnız Yunanlılara ayırıyoruz? İlkçağı bir bütün olarak ele almak doğru olmaz mıydı?
Doğru olmazdı, çünkü göreceğiz ki, bugün bildiğimiz anlamdaki felsefeyi ilk olarak ortaya koyan, yaratan eski Yunanlılar olmuştur. Böyle bir felsefe, Klasik İlkçağ ya da Antik Çağ adı verilen, yalnız Yunan ve Roma kültürlerini içine alan, İsa’dan önce 8. yüzyılda başlayıp, İsa’dan sonra 5. yüzyılda sona eren, demek ki bin yıldan çok. Süren bir tarih aralığının ürünüdür. Bundan dolayı, şu sınırladığımız biçimiyle İlkçağ felsefesine Antik felsefe de denilir. Buna göre, Antik felsefe denilince: Yunan felsefesiyle, bundan türemiş olan Helenizm ve Roma felsefesi anlaşılır. İşte bizim konumuz da bu Antik felsefe olacaktır.
Yunan kültürüyle onun izinde yürüyenlerin dışında kalan kültürlerde, hiç olmazsa felsefeye benzer bir şeyler yok muydu? Elbette vardı. Çünkü hangi kültür basamağında bulunursa bulunsun, her toplumun, bir yandan birtakım dini tasarımları -mythosları, efsaneleri- öbür yandan da birtakım bilgileri vardır. Bu mythoslar, bilinçsiz olarak çalışan ve yaratan kolektif hayal gücünden doğmadırlar; gelenekle kuşaktan kuşağa geçerler, bunların köklerinin Tanrı’da olduğuna inanılır, onun için bunlara oldukları gibi inanılır. Sözü geçen bilgiler ise, tek tek kişilerin veya kuşakların görgülerinden, pratik amaçlar bakımından doğa üzerinde durup düşünmelerinden meydana gelmiştir.
Bu pratik bilgiler insana, varlığını ilgilendiren belli birtakım doğa olaylarına az ya da çok egemen olmak olanağını sağlarlar. Şimdi sözü geçen mythoslarda: "Bu evren nereden gelip nereye gidiyor?" "Bu dünyada insanın yeri ve yazgısı nedir?" sorularına, bu en son sorulara bir cevap vardır. Bu cevaplar da oldukları gibi benimsenirler, bunlara hiçbir kuşku duymadan inanılır, bunlar yalnız inanç konusudurlar. Ancak, bir yerde ve bir zamanda öyle bir an gelir ki, bu yanıtlar insanı artık kandıramaz olurlar.
İnsan, son sorular üzerinde artık kendisi de düşünmeye başlar; din ile geleneğin verdiği yanıtlarla yetinmeyip bilmek anlamak istediğine kendi aklı ile, kendi görgüleriyle ulaşmaya çalışır. İşte o zaman, insanın kendi bulduklarıyla dinin, geleneğin sunduğu tasarım arasında bir çatışma başlar; o zaman insan dinin açıklamaları karşısında eleştirici bir duruş alır; bunlara gözü kapalı inanmaz olur, bunların doğrusunu, eğrisini ayırmaya, eleştirmeye koyulur.
Pratik bilgiler bakımından da durum böyledir: Burada da öyle bir an gelir ki, insan, aklını ve görgülerini, yalnız varlığını ayakta tutmak için gerekli pratik-teknik bilgiler edinmek yolunda kullanmakla yetinmez olur; yalnız bilmek için de bilmek ister, böylece de praxis’in üstünde tlıeoria’ya yükselir, dolayısıyla bilime varır. İşte felsefe böyle bir anda, böyle bir durumda doğmuştur.
İsa’dan önce 6. yüzyılda Yunan kültürü, gerçekten de, böyle bir durumu yaşamıştır. Bu yüzyılda Yunanlılar için kutsal gelenek çağı kapanmaya yüz tutmuştu: Din ve geleneğin çizdiği dünya görüşü sarsılmış, bunun yerini, tek kişinin kendi aklı, kendi görgüleriyle kurmaya çalıştığı bilime dayanmak isteyen bir tasarım almaya başlamıştı. İşte felsefenin adını da, kendisini de 6. yüzyılın Yunan kültüründeki bu gelişmeye borçluyuzdur.
Bugün bizim de kullandığımız felsefe deyimi, Yunanca philosophia sözcü-günden gelir. Felsefe, philosophia’nın Arapça’da aldığı biçimdir. Türkçe’ye de Arapça üzerinden bu biçimde girmiş. Philosophia bileşik bir sözcüktür, iki sözcükten kurulmuştur: philia ile sophia’dan. İlki sevgi, ikincisi bilgelik, geniş anlamıyla bilgi demektir. Buna göre philosophia: bilgiyi, bilgeliği sevme demekti. Platon’un öğrencilerinden Herakleites Pontikos’un söylediğine göre, philo-sophia deyimini ilkin Pythagoras kullanmış.
Pythagoras kendine philosophos (filozof) dermiş. Çünkü, ona göre sophia, bilgelik, eksiksiz doğru yalnız tanrılara yakışır; insana ise ancak philosophia, yani bilgeliği sevmek, dolayısıyla ona ulaşmaya çalışmak yaraşır. Herakleides Pontikos’un bu bildirdiğinin doğru olduğuna inanmak pek güç. Burada sophia ile philosophia birbirinin karşısına öyle bir biçimde konu yor ki, bu karşılaştırma Sokrates ile Platon’un Sofistlerle savaşmalarını pek andırıyor. Gerçekten de, Sokrates ile Platon, kendi bilgisizliklerini bilmelerini, yani neyi bilmediklerini bilmelerini gerçek bilginin kaynağı sayıyorlar, bunun karşısına da Sofistlerin şişirme, temelsiz bilgilerini koyuyorlardı.
Herakleides Pontikos, philosophia deyimini 11km Pythagoras’ın, hem de bu anlamda kullandığını ileri sürerken, öğretmeni Platon’da gördüğü bu karşılaştırmanın çok etkisinde kalmışa benziyor. Ama, Herakleides Pontikos’un söyledikleri tarih bakımından doğru olmasa bile, philosophia deyiminin o sıralarda kazandığı anlamı çok güzel dile getiriyor: Buna göre, philosophia durup dinlenmeden bilgiyi, doğruyu arama işidir.
Düşünme ile olsun, deney ile olsun, burada varılmak istenen şey: doğrudur, hakikattir. Felsefe, doğruya varmak ister, bunun için uğraşır; eldekilerini bu amacı bakımından boyuna ayıklar, eleştiren bir süzgeçten geçirir. Kısaca: philosophia bilgi bir sevmedir, ona varmak özleyişiyle yoluna bir düşmedir, onu elde etmek için bir çabadır. Bunun karşısında: bu bilgeliğin, sözde eksiksiz olarak, elde bulunduğuna inanma var. Bu da, akıl ve gözlemden çıkarılmamış olan, olduğu gibi benimsenen bir inanç ancak. Felsefenin adını olduğu gibi, kendisini de, 11km eski Yunan’da buluyoruz.
İsa’dan önce 6. yüzyılda, o zaman İonia adı verilen bölgede (Aşağı yukarı bugünkü İzmir ve Aydın illeri ile karşılarındaki adalar) birtakım düşünürlerle karşılaşıyoruz ki, bunlar yapıtlarına peri plıyseos (Doğa üzerine) karakteristik adını veriyorlar. Bu yapıtlar, doğanın, evrenin bilimsel bir tablosunu çizmek için yapılmış olan ilk denemelerdir, dolayısıyla da, dini bir dünya tasarımından ayrılan ilk felsefe yazılarıdır. İşte İonia’da bulduğumuz bu gelişme ile Yunan felsefesi başlamış oluyordu. Nitekim, göreceğiz, bu gelişme bizi sonra dosdoğru Platon ile Aristoteles’e, Yunan felsefesinin bu iki doruğuna ulaştıracaktır.
İonia’da karşılaştığımız bu gelişmeden önce, hiçbir yerde bu çeşit düşünceler, bu çeşit yazılar bulamıyoruz. Hint kültürünün çok derin düşünceleri saklayan ünlü Upanişad’ları bile sıkı sıkıya dine bağlıdırlar. Bunlarda da doğa üzerine birtakım görüşler var. Ama bunlar, İonia düşünürlerinin yazılarında olduğu gibi, doğanın önyargılardan uzak, özgür kalarak bir araştırılması olmayıp, din açısına bağlı kalarak yapılmış yorumlardır. Yunan felsefesini Doğu’dan gelen etkilerden türetmek denemeleri yapılmıştır. Bu denemelerin daha İlkçağ sonlarında yapıldığını görüyoruz:
Yahudiler, Yeni pythagorasçılar, Yeniplatoncular ile Hıristiyanlar Yunan felsefesinin kökünün Doğu’da olduğu savını yaymışlardır: Örneğin, 1.8. 2. yüzyılda yaşamış olan Numenios adında bir Yeni pythagorasçı "Platon, Attika diliyle konuşan Musa’dan başka bir şey değildir" demiştir. Ayrıca Elealılarda Hint, Pythagorasçılarda Çin, Herakleitos’da Pers, Empedokles’de Mısır, Anaxagros’da Yahudi dininin etkileri olduğu ileri sürülmüştür.
<div align
 
  copyrightBYsabo  
 
=> Sen de ücretsiz bir internet sitesi kurmak ister misin? O zaman burayı tıkla! <=
doktor-reiki.tr.gg